Shop Mobile More Submit  Join Login
×
Dip çıktı. 106 sayfalık siyah beyaz bir iş. Dağıtım çok yavaş gidiyor, ama yine de olmadık yerlerde kitapla karşılaşabilirsiniz.

  • Listening to: johnny cash
  • Reading: Olağan Psikopatlar-Kevin Dutton
  • Eating: her türlü gereksiz şey
  • Drinking: bilimum çay kahve
Yokuşun altındaki çimenlikte hep arabaya hedef olarak seçtiğim uzaktaki yaşlı selvinin tam önünde, perspektif gereği koca ağacı kapatan bir leylek vardı bu sabah. Ne çekilden ne küfürden anlar. "geldi yine" dedim kendi kendime. Arka koltukta oturan ve benim kendi kendime ağzımın içinde yuvarladığım mırıldanmalara alışkın çocuklar hiç iplemedi. Ama bahar geliyordu.
Şimdi işin yoksa dışarılarda dolaş, denize çakıl fırlatmak için kumsala git, pabuçların kum dolsun, çiçekle böcekle beraber sinekler de uyansın, başına bela olsun. Ekonomik, sık sık alınan küçük nefeslerin yerine, yersiz yurtsuz derin nefes alışlar gelsin. Hayata karşı hiçbir rasyonel mesneti olmayan o iyimser tavrı takın. Bir an için sana hiçbir şey olmayacak, hayat sana dokunamaz, ya da en fenası her şey iyi olacakmış duygusuna kapıl. (korku filmlerindeki kan gövde, kamera oyunları ve tırmanan müzik öncesini hatırla)
Evet dostlar , o geliyor.
Bu bahar, atalarımızın mağaralarından başlarını çıkarttıkları o efsanevi bahar mı olacak? Belki bu kez kumsala çıplak ayak gideceksin. Ve kadınların bayıldığı doğal kokunun sinek kovucu bir özelliğe evrildiğine tanıklık edeceksin.
Belki o bahar bu bahar.
---
Deli Gücük: Zifirnameçıktı. Benim de Murat Gürdal Akkoç tarafından çizilen küçük bir hikayem var içinde. Dolu dolu, nitelikli bir albüm olmuş. Kitabı yayınlayan Flaneur'un düzenlediği lansman gecesinde İletişim'den çıkan Murat Başekim'in DG isimli öykü kitabını da kendisine imzalatma fırsatını buldum. Müthiş bir kitap, anlatılanlardan tedirgin ve satırlardan haz alarak hayranlıkla okudum. Daha çok diyorum, daha çok okumalıyım bu adamın yazdıklarını. İlham verici.
---
Deli Gücük yazarlarıyla yapılan bir röportaj Öteki Sinema'da yayınlandı. Buradan okuyabilirsiniz; www.otekisinema.com/deli-gucuk…
---
Nihayet bir çizgiroman temelli podcast; Pelerinli podcast! pelerinli.com/ sitesinde.
---
On your horizon; Açık radyoda pazartesi akşamları yayımlanan "Yerli" isimli programda tanıştığım yerli rock projesi. İnternet üzerinden ücretsiz indirilebilir 2 EPleri var. Çok iyi bir grup. (bu arada geçen hafta Flatground çaldı aynı programda. Karanlık bir yolda, ilerdeki köyün ışıklarını yansıtan akarsuya yaklaşmışken arabayı sağa çekip gülümseyerek dinledim. Güzel bir sürprizdi)
  • Listening to: On Your Horizon
  • Reading: DG, Murat Başekim
  • Watching: İşler Güçler
  • Playing: göbişim
  • Eating: kontrolsuzce
  • Drinking: futursuzca
IŞIK ŞEHRİNİN PEŞİNDE (YA DA BİR ALDATMA HİKAYESİ)
Deniz kıyısında düşünemezsin. Bakarsın sadece. Yüreğinde bir ağırlık, kafanda, karanlık köşelerin ardında bekleyen büyük bir makina işlerken tıkır tıkır ve tam da düşünmenin zamanı gelmişken, düşünemezsin. Deniz kıyısında olmaz, boş sayfalarında gezinir gibi bir kitabın, bakarsın. Nafile bir ipucunun peşinde. Sırtını dönersin, deniz peşini bırakmaz bu sefer. Vurup duran dalgaları taşlara, geri çekilir,  patlar sonra. Bağıra bağıra buradayım der bak bana. Bir gökgürültüsü gibi beklenmedik,  irkilirsin. Tanrıların hiç durmayan ruh kırbacı. En gizli diplerini göstermek isterken sana, sen sadece yüzeyindeki ışık kırılmalarını izlemek istersin. Denizle alakasız, yukarıdaki bir alemin yapboz görüntüsünü toparlayacakmışsın gibi.


TEPELERİN DENİZİNDE BİR HAYALET GEMİ OLAN ULU ÇINARA
Şüphe bir kurt gibi derler içine düşmüş. Kuruyorsun da, kemiriyor seni içten içe. Bozkırdaki bir oyuk gibi kuru ve cansız bırakacak besbelli. Sadece bir kabuk. Rüzgarda uğultular çıkaran. Yokluğun ıslık sesi. Bir insan kuruntusunun totemi. Bak! duydular demek, geliyorlar işte.  İhanete uğrayan aşıklar, başları yere eğik, kanlı titrek elleriyle dallarına çaputlar bağlıyor şimdi.
En yitik ülkenin bayrak direği,
        paramparça entarisi içinde bir umacı.
                Kırık aşkların kayıt defteri.
Şimdi de bulunduğun çalkantılı tepeden, uzak ülkelerin kadınlarına doğru dikiliyorsun bir korkuluk gibi. Gözgöze gelmek, korku salmak niyetin.
Bir daha yapmasınlar diye sana çektirdiklerini.
  • Listening to: Duman - Gönül
  • Reading: Prag Mezarlığı, Eco
  • Playing: göbişim
  • Eating: kontrolsuzce
  • Drinking: futursuzca
Susmuş Çocuk
Bir kenara oturmuş. Titreyen ellerini sıkı sıkı tutmuş. Dilsiz alfabesini bilmezler ama yine de yanlış bir şey söyleyeceklerinden korkar.  Islak kaldırımda ayak izleri. Nerede olduğunu bildiği halde kaybolmuş bir ifade var yüzünde. Asfaltta bir sigara paketi yuvarlanıyor gümbür gümbür. Köşedeki bir bankta kendi kendine söylenen ihtiyar adamın fısıltıları ayyuka çıkıyor. Ağzını açsa kıyamet, ağzını açsa yüreği kan çanağı, ince ince de sızıyor ruhunun çatlaklarından. Kan kaybından boş bir kabuk gibi yığılmamak için yere; susmuş çocuk.


Büyüyen Kız Çocuğu
Parkta oynayan kız çocuğu zanneder ki yararsız bir süs yastığı hayatın. Varlığı, kenarda dursun diye, güzel diye, yumuşak diye. Her oğlanın delikanlı, her kızın prenses olduğu çağda zanneder ki kutup yıldızıdır, her pusula onu gösterir. Bembeyaz hayali gerçek olduğunda mutlu gülümseyişi uzun sürmez "bu o değil" der "daimi bir mutluluk vardı benimkinde, bu eskiyor, o ebediydi" ve o aynalar! Nasıl da korku salıyor ruhuna.
  • Listening to: On Your Horizon
  • Reading: A thousand Ships
  • Playing: göbişim
  • Eating: kontrolsuzce
  • Drinking: futursuzca
Bindiğim tekne Anadolu Hisarı'na doğru çalkantılı denizde ilerlerken kendimizi kuzeye göçen bir balina sürüsünün arasında kalmış yunus gibi telaşsızca Karadenize ilerleyen şileplerin arasından geçer bulduk. Birbirine yakın yol alan, yüklerini boşaltmış, deniz altında kalması gereken urları apaçık dev metal kütlelerden biri kıçındaki ilginç eklentiyle dikkatimi çekti. Hangi ülkeye ait olduğunu çıkaramadığım Sapphire adlı şilepin kıç güvertesinde denizden gelecek dev bir ahtapot saldırısına karşı pervaneleri korumakla görevli bir torpido gibi burnu aşağıya altmış derece eğimle bir metal konstrüksiyona yerleştirilmiş bir tekne vardı. Küt burunlu, tamamen zırhlı izlenimi veren, neredeyse bir denizaltı modülü gibi tıknaz ve kapalı tasarlanmış bu araç , acil durumlarda müthiş bir görev bilinci taşıyacak bir kamikazeydi sanki.

Bizim tekne Sapphire'in önüne doğru ilerledikçe şilepin gövdesinin metal duvarında bir kanal gibi gömülmüş uzanan dar güvertede üç yarıçıplak genç adam da bizi, ardımızdaki Çengelköy kıyılarını gözlüyordu. Bu insanların varlığı o ana dek kendi başlarına mağrur ve ilgisiz varlıklar olduklarını hissettiğim koca metal yaratıkların gerçekte bir küçük insancık grubu tarafından sürülen fazla gelişmiş çelik imalatlar olduğunu kavramamı sağladı. Bir ilçe büyüklüğünde kocaman depolar, sonsuz gibi uzanan dar koridorlar içinde üç dört adam. Bir metal balkondan dokunulamayan kıyılara, tepelere,  şehirlere bakan ve arkalarında pas ve boya kaplı metal duvarlardan bir labirent taşıyan insanlar. Coğrafyaya ait değiller, İstanbul'dayım demelerinin hiçbir anlamı yok. "İstanbul'dan geçiyorum".  Korkutucu bir tanrının yeryüzüne saldığı, koridor ve kamara duvarlarına tırnaklarının işleyemeyeceği manzaralı kafesler...

Öyle anlar gelir ki zihninizdeki akışın bir yerinde bir fikrin kaynağına ait bir parıltı belli belirsiz sizi çağırır. O parıltıyı hemen takip etmezseniz unutulup gidecektir. Bir rüya gibi. Boğaziçinde bir teknede o pırıltıyı yakaladım. Baktım ki Serdar Akar'ınmış. Nefis bir film olan "Gemide" fikrinin kaynağıydı bu. Kişisel fikrim tabii. Bence "Gemide"nin yanı sıra bir çok bilimkurgu hikaye fikrinin de kaynağıydı bu. Sonsuz bir genişlikte çelik bir kutu içinde kısılı kalan az sayıda insan. Hiçbir şey insanoğlunun doğal evriminden alıştığı gibi değil. taş, toprak, ahşap, hatta çamur... Çelik duvarlar, ekonomi, sızdırmazlık ve kontrol edilebilirlik temelli bir tasarım programı hiç bir yaşam mekanında bu denli baskın olmadı. Uzay gemileri, hatta "Das Boot", evet denizaltı... insanoğlunu yerleştirdiğimiz bütün bu fikirler de buna akrabadır.

Kendime ait bir fikrin kaynağını yakalayamasam bile Anadolu Hisarı'na heyecanlanmış bir şekilde indim.  Hava kararmaya başlamıştı ve hisarın arkasından altıyüz yıllık bir mezarlığa doğru ilerlerken zihnimdeki akışa kaptırdım kendimi. belki köşeden göz kırpan bir ışık... belli mi olur :)
  • Listening to: Kaderin Zarları, Mai
  • Reading: Dönüşüm Hastanesi, stanislav Lem
  • Playing: göbişim
  • Eating: kontrolsuzce
  • Drinking: futursuzca
Bu sosyal ağ nedir hacı? deyip duruyor içimde bir ses.Ben telefondan da hazetmezdim, şimdi illa sayısal ortamlarda itişmek zoruda mıyız ulan? Öte yandan, sol açıktan gelen uzun bir toptan bahsediyor açık kalmış televizyon. Konu ne,  yabancılaştım mı şimdi ben? Yerlisi kim buraların? Su çiçeği bulaşmış iki battaniye ile hakkından gelesim var o pis yerlilerin. bulsam bi. Ama yok , herkes boktan bir güvercin tüyü takmış kafasına yerli ayağına yatıyor. Zannımca... boş işler bunlar. Televizyonda bir bilen söylemişti bunu. Ay evv-vet demişti karşısındaki kız. Boş işler, bazen boş boş bakarken içine işler. Televizyonu da kapatasım var, ama sol açıktan gelen topu da merak ediyorum. Bir yandan da içimden diğer bir ses (kaç tanesiniz ulan?) neyini merak ettin müdür diyor... bilemiyorum. tercih sonuçta. Ama anladığım kadarıyla uzun boylu bir arkadaş, minyonu da olmuyor şanslarına. Tanrıdan bir gol daha! Velhasılı kelam boş sayfa üzerinde dolaşan, her hareketi kayıt altındaki kalem, takip ediliyorum hissine kapıldığında "kaçacam buralardan" diye söylenir masa efradına."müessif bir fiil içine girme!" der delgeç. Kalem, kimi zaman sırf ismi yüzünden bu metal dangalaktan korktuğunu düşünür. Yine de masanın düzeni, kenarları tutan o puşttan sorulur.Kalem izinin çok kolay sürülebileceğini bildiği için kaçmaya hiç teşebbüs etmez. Ama yakınmaktan da geri kalmaz, ki etkili bir boşalma yöntemidir . Bir küfür değil tabii. Yakınma monologsa, küfür horona çağıran heyoo'dur, ağız dolusudur, ferahlıktır, dilin en büyük keşfidir. Sosyalleşmeyi küfre indirgediğimizde ise elimizde bir stadyum dolusu insan kalır. Bir taraftar dakikada 3 küfür ediyordur, hakemin aha burasına kaç dakikada gelir? (Matematik böyle bir şeydir)
Sosyal ağlara takılan top gol olur! Saçma oldu, ama uzun uzun bir sessizlik eşliğinde ve gözler hafifçe  kısılarak boş boş bakıldığında büyük lafmış gibi olabilir. Yeriz bu golü... Spor güzel şey vesselam.
  • Listening to: Ezginin Günlügü
  • Reading: Crooked little vain
  • Watching: mad men
  • Playing: gıdım
  • Eating: kontrolsuzce
  • Drinking: futursuzca
"... o  daima, feci bir şekilde ağlamak istediğiniz anda sizi güldürür ve siz gittikten sonra da sizin yerinize onun ağladığı gibi tuhaf bir duyguya kapılırsınız."

Alıntı Truman Capote'nin "Yerel Renkler" kitabından.

----

"Sonsuz Maymun" teoremi, sonsuz sayıda maymunun önlerindeki klavyelere rastlantısal olarak vurarak sonsuz zaman içerinde Shakespeare gibi klasik metinleri oluşturabileceğini örnekleyen bir matematik teorisi. Saçma geldiğinin farkındayım. ama işin gerçeği bu bir genel bilgi/haber aktarımı için basitleştirme örneği. Kimsenin klasik, yada anlamlı ardaşık cümlelerin rastlantısal olarak yaratılabileceğini savunduğu yok. Bilim insanlarının, bilim evreni dışındaki insanlara teoriyi anlatılabilmesi için kurdukları böylesi örneklemeli vitrinler mevcut. "Kaos Teorisi"ndeki  meşhur " Kelebek Etkisi" örneğin. Hiç kimsenin Katarina'nın Singapur çayırlarındaki fazla gaza gelmiş bir kelebek tarafından tetiklendiğini iddia ettiği yok. Ama vitrine çıkartılan örnekleme, teorinin ruhunu tam olarak ortaya koyuyor.

Pekala "klavye başındaki maymunlar" pasını kendi kendime boşuna vermemiş olmak için oraya buraya laf sokmam gerektiğini düşünen olabilir.
canınız sağ olsun :)
  • Listening to: saykodelik deşik rakk
  • Reading: Truman dedik ya
  • Watching: Behzat che bitti ya
  • Playing: gobisimle
  • Eating: cukulata gofret
  • Drinking: gazoz fruko
İşsiz güçsüz Hakan sunar; bir öykü...

UYKU KARDEŞİM

İçeride gezinmesinin sesleri buraya kadar geliyor. Sevdiğim adam uyuyamıyor, kafesindeki bir kaplan gibi geziniyor salonda. Kapının altından sızan sarı ışık şeridinde belirip kaybolan gölgesi ve  çevresindeki herşeyle mücadelesinin sesleri, onu zihnime kazınmış bir haritada  rahatça gezdirmemi sağlıyor. Işte şimdi köşedeki koltuğa oturdu, buzların şıngırtısı ile viskisini yudumluyor. Ama çok oturmaz biliyorum, içi kıpır kıpır. Dergi karıştırır, volta atar, duvar yumruklar... Çoğu zaman neden böyle olduğuna bir anlam veremesem bile, on yıllık evlilikten sonra erkeklerle ilgili öğrendiğim bir şey varsa bu da kabullenilmesi gereken bu yanları. Dilleri kilitlendikçe, elleri ,vucutları serbest kalıyor.

Karanlık odada tek başımayım, giysileri yanımda yerde yığılı duruyor. Kirlendi diye çıkardı. Benim yüzümden oldu diye içimde bir suçluluk tomurcuğu belirdiyse de acım isyan ile soldurdu onu. Gözlerimi kapatıp uyumak istiyorum, ama olmuyor, büyülenmiş bir çocuk gibi onu izliyorum. Onu, sevdiğim adamı.

Ben seçtim onu. Olması gerektiği gibiydi, kararlı, güçlü, okumuş, zengin. Şimdi içeride dönüp duran adam, benim seçimimdi. Benim burada yatıyor olmama neden olan adam. Biraz önce giysilerini çıkartıp yere atarken "bak ne yaptın?" dermişcesine bana bakan adam. Benim seçimim.

Aydınlık odadan Liszt'in "Aşkın hayali" yükseldi. Cep telefonunun melodisi. "kim lan bu saatte" diye homurdanarak  uzandı, açtı. Kız kardeşi. Geceyarısını geçmiş vakitlerin duyarlılığı ile neredeyse karşı tarafı duyar gibiyim. Ya da  kimbilir belki bağırdığı için. Ses, başka bir evin başka bir odasını bizimkine bağladı. Kardeşinin kocasıyla sorunları olduğunu biliyordum. Ama anlaşılan  şimdi sorunun türü değişti .

"Neee, sana vurdu mu?" diye kükreyişini duyuyorum.
"Kimse benim kardeşime bir fiske bile vuramaz ulan. Geliyorum. "

Soğumaya başlayan bir makinenin tekrar kükremesi gibi kızıl hiddeti coştu. aceleyle giyindi ve çıktı. Kapıyı vurup çıkarken "sahipsiz mi sandın pezevenk" diye  söyleniyordu.

Sessizlik... hırıltılı nefesimi dinliyorum.

Başka bir zaman olsa umulmadık bu durum karşısında heyecanlanır,  uykum kaçar, hareketlenirdim. Ama gecenin üçünde, üzerine sıçrayan kanım ile kirlenen elbise yığınının yanında, yerde kırık bir bebek gibi yatarken zihnimde tek bir kelime asılı kalmıştı. "sahipsiz"

Kimsenin kardeşi olamamak, yardım isteyebileceğim kimsenin olmaması, göğsümde kırılan kaburgamdan daha fazla yakıyordu canımı. Yalnızdım, kan kaybediyordum ve uyku, sığınacağım tek kucak gibi minnetle kabullendiğim  bir  kardeş olarak yanıma oturmuştu.


Başımı dizlerine koyup gözlerimi kapattım.
  • Listening to: yükselen bir ritm (atlılar mı geliyor?)
  • Reading: aynaya bakınca gördüğüm şey (korku
  • Watching: pencereler (dikdörtgen olmayanlarına bakma)
  • Playing: hastalık uydurmaca (internet oyunu)
  • Eating: payıma düşen (şansa inan)
  • Drinking: su sandığın sıvı (iç )
"Sülümaan" dedi baygın bakışlarla etine dolgun sarışın kadın. "Sülümannn"
Kutsala hakaret ettiği için dövdüler kadını.

"eskisinden daha güzel oldu" dedi Kültür Bakanı.

Puslu bir hava vardı ülkede ve insanlar "doğru" dedikleri şeyi yakaladıklarında yere yatırıp sahip olacaklardı .

Doğrucuydu insanlar, ne güzeldi...

----


Le Corbusier için şöyle derlerdi: "her yaptığı binadan sonra bir de kitabını yazar !" Üstad neredeyse her yapısından sonra bir kitap çıkartıp mimari yaklaşımını açıklıyordu. Pratik ve teori atbaşı gidiyordu. Sanki bir projede odaklandıkça katman katman açılan algısal sorunlar bir yapıyla çözümlenemeyince basitçe anlatmak, yazmak, hacimlere işleyemediğini sayfalara kaydetmek ve devam etmek gerekiyordu. Yoksa kayboluyordu sanki. Durursan silikleşiyordun.


standart.fm sitesinde kaybedenler klübü yayın yapıyor. kaybettiyseniz eğer...

ya yaratıcılığınızı kaybettiyseniz?

"Kaybettim kendimi, ne olur bul beni"

Orhan Gencebay bir daha "hatasız kul olmaz" yazamıyor mı? Özgün versiyonu nasıl sağlam bir işmiş.


karışıkmış aklım, böyleymiş yazdıklarım...
  • Listening to: standart fm şeysileri
  • Reading: kimi şeyler
  • Watching: boş bir sayfa gibi şeyler
  • Playing: şey ?
  • Eating: bulunan şeyler
  • Drinking: makbül olmayan şeyler
Princin doğal olarak arsenik biriktirmeye meyilli bir bitki olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik vücudun işleyebildiği organik arseniği alsa bile bunu en tehlikeli olan inorganik arsenik haline çevirerek bünyesinde tutabildiğini... yaa, sucuktan salamdan nereye geldik değil mi? Konuya dikkat çeken, korku çığını başlatan ilk kartopu ne? Mayıs ayında ABD'de Nature's One bebek maması firmasının kendine "sıfır arsenik" hedefi koyduğunu açıklaması . "Nasıl yani? arsenik mi vardı daha önce?" derseniz, cevap şu; Mamaları tatlandırmak için prinç şurubu kullanılıyordu. (hemen panik yapmayın eser miktarda, ama yine de inorganik arseniğin vucutta biriktiğini bilmek lazım)

Hadi korkmaya devam. Radyoaktif bir asal gaz olan Radonun topraktan yükselerek binalara sızdığını, havadan ağır olduğu için dağıtıcı bir hava sirkülasyonu olmadığı takdirde özellikle bodrum katlarda tehlikeli yoğuşmalar yarattığını bilir musunuz? Bu nasıl ortaya çıkmış derseniz, Amerika'da nükleer santralde çalışan bir personelin tesis girişinde gayger sayaçlarını harekete geçirmesi ile. Ne saçma değil mi? Ya Çernobil nasıl öğrenildi? Ne kadar faydalı şeyler değil mi? Nükleer tesislerden bahsediyorum tabii. Tevekkelli değil hükümetimiz illa nükleer santral sahibi olmak istiyor, bir yerimize zaten girdiyse hiç değilse haberimiz olsun. Radyasyon , yanlış anlamayın.

Porsuk ağacını işleyen zanaat erbabı neden çok yaşamazdı? Doğa, yeşillik, ağaçlar çok güzel değil mi? Ruhunuzu dinlendiriyorlar. Bazen ebediyen...

Ya da Osmanlının meşhur tombak ustalarının yaşlılığını gören olmuş mu? Kumlama ile eskitilmiş kotlarınızda kan lekesi mi gördünüz? İşçinin teki öksürüvermiş dert etmeyin.

Bilmemek garip. bilmek istememek garip. Korku garip şey. Bilmekten korkmak garip. Etik bir karar vermesini gerektiren bir şeyi geçiştirir, duymazdan gelir insanoğlu. "çok kötü bir şey yaptım" der adam, arkadaşı elleri kulağında "lalalala" der.

Romalı yüksek sınıf, kap kacakta habire kullandığı kurşunun zehirli olduğunu bildikleri halde neden kullanıyordu? Delilik ve kısırlık, neden yönetici sınıfta bu denli çoktu acaba?

Osmanlı hanımlarının cilt rengini açmakta kullandıkları makyaz malzemesi "düzgün" ile Japon kadınlarının yüzlerini beyazlaştırdıkları malzemelerin var oluş sebebi kadar ölümcül etkileri de mi ortaktı?

Korku ve güvensizlik garip şey. Bilmemek, göremediği, anlayamadığı şeyi yok, zararsız saymak da cehalet. Aralıkta duruyoruz. Ne tam biliyoruz, ne de henüz bilmediğimiz müthiş zehirin tedirginliğini yaşıyoruz.

Ademin koparttığı elmadan bilginin zehirli suyu sızıyor. Bilmezken ne rahattık oysa...

-----


"Şaçmalayan Hakan" yayınlarından az sonra;

* kendi yazdıklarına aşık olmak;
mükemmelliyetçilik karşısında punk ! yüksek edebiyat karşısında pulp ! okuyucuya saygı karşısında kendini tatmin !

* marsis; Kalan Müzik'ten çıkan yeni albümünü ölesiye sevdiği paracıklarını feda ederek satın alan Hakan neden laz-rock yetmez, biriniz laz power metal grubu kurun diye bağırdı Kadıköy sokaklarına? kemençe, tulum ve harhar bir gitar... iyi gidiyor layn
  • Listening to: marsis
  • Reading: kimi şeyler
  • Watching: Behzat Che
Ray Bradbury öldü. Geçen hafta.

Kitaplığımdaki kitaplarını indirdim ve yıpranmış, sararmış, kimi küflü sayfalarını çevirdim. "Fahrenheit 451" ile girdiğim evinden "Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana" ile çıkmışım. Klasik bilimkurgunun toplumsal normları ters köşeye yatıran bir başyapıtından, çocukluğun peri masallarından (ama gerçek olanlarından, Disney'leşmemiş hallerinden) gelen kasvetli bir enerji ile oğlan çocuklarının müthiş macera heyecanlarını barındıran bir anlatıya yolculuk. Müthiş bir yoldu ve her manzara için müteşekkirim.

Asimov öldüğünde hissettiklerime benzer bir şey bu. Üçyıl kitaplıkta okunmadan duran bir romanını ölümünden bir hafta önce okumuş, ölümünü duyduğumda Vakıf zincirini keşfettiğim iki kitabını daha yalayıp yutmuştum. Sonra sahaf sahaf gezip zincirin eksik halkalarını arayacaktım yıllarca. Doğru kronolojiyi kurmak (internet öncesi bir  çağda) gizem dolu bir yoldu. Bu da iyi bir yolculuktu.

Bu yaşıma gelmiş, ve hala hayalini kurduğum aydınlanmayı yaşayamamış olsam bile kitapların kendilerine has bir zamanı olduğunu biliyorum artık. Raflarımda yıllar önce alınmış ama henüz kapağı açılmamış kitaplar var. Sıkıntı vermiyorlar bana, keyifli bir merakla bekliyorum zamanlarını. İçlerinde bir de Bradbury var inatla bekleyen.Sırtını okşuyorum arasıra. Anlamadığım lisanda bir şeyler mırıldanıyor. Hala eksiğim. Bir odada yalnız kalan tüm diğer "tekil şahıslar" benzer ilişkiler geliştiriyor çevreleriyle. Ve ölü bir yazar, ölüm haberiyle yazı yazdırıyor bazen.

Bradbury, bilimkurguda şiirdi benim için. Yaşama keyfi, başkalarıyla paylaşılmayacak kişisel bir kaybedişin değil, bir varoluş algısının hüznü ve iyi, ama yerçekiminden, düşmekten, hata yapmaktan bağımsız olmayan insanlara has hınzır mizah anlayışı.

Sonra düşüncelerim uzağa düşüyor;
Çıkış kapım olan "Uğursuz bir şey geliyor bu yana" (Something Wicked this way comes) bana nedense Sait Faik'in "Alemdağ'da Var Bir Yılan"ı çağrıştırıyor.

Sonra neredeyse bir yıl önce aldığım Jinx cildini çekip okumaya başlıyorum. Brain Micheal Bendis'in elleri arkada bağlı şekilde sandalyede oturan karakteri, kendini sorgulayan adama şöyle diyor;
"ne biliyorum öyle mi?"
"sana ne bildiğimi söyleyeceğim..."
"Buralarda yılın en kafa karıştırıcı gününün ne olduğunu biliyorum"
Sorgucusu meraklanıyor.
"neymiş o?"
...sessizlik...

"babalar günü!"


Zekice! Bradbury de beğenirdi bunu.
  • Listening to: marsis
  • Reading: kimi şeyler
  • Watching: Behzat Che
Yıllardır her gün önünden geçtiğim çayır bana hep zamanı anlattı ve şimdi baharın yaklaştığını söylüyor; leylekler geldi. Yeşil çimenlerin üzerinde serpilmiş, turuncu bacaklar üzerine sabitlenmiş beyaz beyaz heybeler... Antik Mısır'da leyleğin "ba" yani "ruh" ile özdeşleştirildiği yazıyor kitaplarda. Hiyeroglifinde de bazen leylek şekliyle gösterilirmiş.  Ruhlar uçuşuyor gökyüzümüzde yani. beyaz geniş kanatları ve ince uzun silüetleriyle. İskandinav mitleri ise henüz doğmamış ruhları taşıdığından bahsediyor leyleklerin. Bebek getiren leylek figürü belki bu mitlerden besleniyor.

Velhasılı; Yeni bir ruh geliyor şehre.
  

P.S. Emrah Ablak'ın tersninja.com söyleşisinde "film yapmak yahut çizgiroman" sorunsalına cevabı çok hoşuma gitti (bkz. www.tersninja.com/emrah-ablak-…)  Holywood gazındaki ortamda içimi soğuttu. yürü be Emrah :)
  • Listening to: anathema
  • Reading: taslak
Sisli, solgun bir dünyaya bakıyordu üzerinde çiğ damlaları birikmiş camından. Dışarıda dünya eski korkutuculuğunu yitirmiş, sakinleşmiş, uyuyordu. Donup kalmış bir kabuğun içinde sessiz, rüzgarsız bir uyku. Sisin ötesinde uğuldayan şehir, homurtularla onu dışarı çağırıyor, duvardaki saat de  işbirliği içinde gitmesi gerektiğini takırdıyordu.
Bahar bütün nazıyla neredeyse istemiye istemiye yaklaşıyordu toprağa ve adam, sisin içindeki evinden güneşli sıcak bir günün hayaline tutunarak bir kuyudan dışarı çekermiş gibi çıkarttı kendini.
Salacak'ta gözüne giren güneş, görmekten hep çocuksu bir mutluluk duyduğu manzaraya gönlünce bakmasını zorlaştırıyordu. Ama yine de bakmıştı, bakmasa da göreceği o yeşil gözlere.



YATMIŞTIN, ŞEHİRDEYDİN VE TANIDIĞIMDA ÇOK GEÇTİN

Sıvasız duvarlardan akan pis su aşkımız
Dökülen boya
Sokakta yuvarlanan izmarit parçası
Kırık camdan giren o kara duman
En ufak bir yenilgiyi kaçırmayan

Kırık dökük döşemeler
Anılar kir olmuş artık duvarlarda
Bel vermiş kirişler
Paslı, kara omurgaları setimizin
-filmde çok matah değildi hani-
Aşkımız bu şehrin çöküşü işte anlasana

Hiç ısınmayan kadınsın sen
Ben duvardaki meni izi
Ve kaldırımda sızan su aşkımız
Nereye gittiğini
Biliyoruz ikimiz de
  • Listening to: Böyle gitmez, Yeni Türkü
  • Reading: taslak
  • Watching: Behzat Ç
  • Eating: gereğinden çok
  • Drinking: hem de çok
Delilik yalayıp geçiyor günlerimi. Geç saatlarde evde, sabah işe giderken yada işten gece eve doğru yolalırken bağırıyorum. Kendi kendimi garipsiyorum sonra. Dışarıdan iyice zıvanadan çıktığım zannı yarattığımı biliyorum, ama allahtan tanık yok. (Yakında yanımda insanlar varken de bu saçma haykırışlara başlamaktan, sokakta kendi kendiyle kavga edip yürüyen meczuplardan biri oluvermekten korkuyorum. Ki kimbilir belki onlar da böyle başladı.)

Mesela direksiyon başındayım; zihin, serbest salınımda bir o yana bir bu yana savrulurken güçlü bir akıntıya kapılıyor ve bir anı parçasını tekrar yaşarken buluyorum kendimi. Bir yerde, biri, ben... Uykuda rüya görmeyince bir gündüz rüyası biçimine mi giriyor hafızanın ayarsız mekanizması? Bilinçaltı yerine hafızanın samanaltı mı geçti bu yenik adamda? Anıyı kovmak için bağırıveriyorum. Bazen anlamsız bir haykırış, bazen sağlam bir küfür. Belki direksiyona bir yumruk. Daaatt! Lanet Olası, Daaat!

Şehirde yoldan geçen araba durup dururken korna çalar ya, artık o anı kovma eylemi aklıma düşüyor. Her korna istenmeyen bir anı. Her klakson istenmeyen bir ruh hamileliği, bir düşük. Fırlatıveriyorlar yola bir çöp gibi. Elalemin geçmiş mutluluklarına, utançlarına basmadan yürümek ne zor sokakta?

Yürürken söyleniyorum.
  • Listening to: Gelevera Deresi
  • Reading: Koltuk, Ben Parzybok
  • Watching: Gelera koyu
Kuşatılmış şehirdeki sığınmacı "iyi ama ben bu şehirden değilim ki" diye ilk isyan eden oldu. Koruyup kollayan surlar, şimdi kaçışını engelleyen hapisanenin duvarlarıydı. Yalçın, sert ve söz dinlemez. Öfkeyle kabarmış ruhu bu müthiş değişimin doğasıyla hiç ilgilenmedi.

Cehennemi güneşin altında toz ve sıcak ile dağlanmış bin yıllık duvarı sinkaflı bir küfürle yumrukladı.

Oysa aynı eller daha dün serin taşlarını mutlulukla okşamıştı.
  • Listening to: Cem Adrian_ herkes gider mi
Bazen madalyalarımı takınıp çıkarım sokağa, işe giderim yada alışverişe çıkarım. Madalyalarım biraz da façaya benzer. parmaklarım sanki yeni derdest edilmiş bir suçlunun parmakları gibi siyah boyalı. Hiç böyle cakalı hissetmem başka zaman. Madalyalarım en çok dekorasyona benzer. son kat boya üzerine albenili bir rötuş. pırıl pırıl bir kir.

Başkalarının madalyaları da beni memnun eder. elinde kolunda boya damlaları ile bir kadın, tırnaklarının arası çinili bir adam hiç tanışmadığım kardeşim gibi hissettirir kendini.

Benzer savaşların gazileriyiz sanki.

***

Peyami Safa'nın "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"'nu ve İhsan Oktay Anar'ın "Efrasiyab'ın Hikayeleri"ni okudum tatilde. Safa başka bir devre ait anlatısında devirler üstü rahat bir dil ile Hamlet'in yankısını da sayfalarına katarak şaşırttı beni. Kendi edebiyatıma yabancı kalmanın mahcubiyetini hissettim yine. Ancak dönemin tefrika şartları içinde derinliği olduğu hissedilen bazı şeylerin şöyle bir okşanıp geçildiği, başka bir anlatıya koşturma gereğiyle kısa kesildiği hissi sonlarda canımı sıktı biraz.

Anar ise hiç ulaşamayacağım, yanından bile geçemeyeceğim bir edebi cennetten yazar gibi sanki. Herkes gibi ben de hayranlıkla karışık kıyaslamalar yapıyorum zihnimde. Cürretkar bir düşünce ile bir zaman mesela bir Elif Şafak metni yazabileceğime kendimi inandırabilsem bile Anar kutsal bir ses gibi kalıyor gökte. yetişmeye, dokunmaya imkan yok.

Ölümün yüzündeki mührü başka kim kırabilir?

***

Gölge e-dergide "Taştan Mafya " devam ediyor. burada
Geçen ay başında "Ters Ninja"da yayımlanan bir hikayem burada
  • Listening to: baba zula
  • Watching: game of thrones
Bir türkü bana hayatın çetelesini tarif ediyor.

Hesap özeti. Gelen gideni alt alta toplayıp değerlendirince karda mıyım, zararda mı? Listelerin, dökümlerin şöyle bir zaafı var; Şu an. Şimdi. Listede bu yer alamaz. Şu anda ayaklarını bastığın yeri tarifler ama anı betimleyemez. Geçmiş, kapanmış hesaplar üzerinden listelenir. Ama şu an, zamandaki varoluş, hissettiklerin, hesaba gelmeyen bir kayganlığa sahiptir. Kayar gider geride çoğu zaman bir iz, hatıra bile bırakmaksızın.  Geçmişteki mutluluk, dün sokağa vuran gölgen gibi, şimdi yok, hatırlamıyorsun, anlamı da yok. Şu an neredesin? Hangi yollardan geçip geldin buraya? Döndüğün sert virajlar kollarını mı bereledi, girdiğin tünelde tökezleyip düştün mü, kanaman o yüzden mi?

Şimdi ne hissediyorsun? Mutlu musun? Dünkü hüznün nerede? Acılardan geçilip varılan kapıda Mihrimah'da döktüğün gözyaşı, çocuğunu ilk gördüğündeki şaşkınlık, gözlerini kapayıp o öpücüğü dudaklarında hissettiğindeki ürperti nerede? Şimdi ne hissediyorsun?

Hesap sonunda tek bildiğin nerede olduğun, neye sahip olduğun, neyin sana sahip olduğu. Şu anda olduğun şeye ve ruha dair hiç bir şey yok geçmiş muhasebende.

Kaderci topraklarda Ayd'ın yerel yorumunu çalıyor türkü. Neşet Ertaş söylüyor; "Kendim ettim kendim buldum"
Sabah herkes uykudayken daha, ben uyandım. Yumuşak, aylak uyanışı değil, geç kaldım telaşı uyanışı. Uykudan uyanıklığa geçiş değil, uyuyordum şimdi uyumuyorum keskinliği. Her sabah zar zor kalkan çocukların tatil sabahındaki uyanışı gibi net, erken bir kopuş.

Odadan çıktığımda evin hep kapalı duran bazı ışıkları açıktı. Merdiven aplikleri, alt kat, giriş. Sokak kapısına baktım, pervazıyla kanadın garip bir açı farkı var. Dokundum kanada, titredi; Kapı açıktı. Tamamen açıp baktım dışarıya. Boşluk.

Hırsız mı acaba? Daha önce kapının yoklanmışlığı var biliyorum, ahşap kaplamasına kanıp aralamaya çalışan biri çeliği farkedince çekip gitmişti. Bu sefer başardı mı acaba? Mahremiyetin işgaline karşı şaşkın bir öfke bulutu asılı kalıyor havada. Kapıyı inceliyorum, hiç bir zorlama işareti yok, yerde ayak izleri arıyorum, yok. yok. Telaşla çocukların odaları. uyuyorlar. Bu iyi, herşey yerli yerinde. Olağanüstü bir durum yok. Yalnız ışıklar, yalnız kapı, yalnız ruhumda kemirgen bir huzursuzluk. Duruyorum salonda. Zaten eve biri yaklaşsa köpekler ayağa diker herkesi. Yalnızca tanıdıklarına havlamıyorlar. Tanıdıkları ise çok az. Benim ve köpeklerin ortak noktası bu.

Sızmadan önceki günün izi düşüyor benliğime. Dünde yine yenilgi vardı. Tanıdık. Tanıdıklarım ne çok. Az tanıdıklarıma çok tanıdıklarımdan bahsedebilmek isterken sustum hep. Hayattan sessizce geçtim. Sonra cart diye açılan ağır perdelerden boşalan güneş gibi bir aydınlanma...

Merdivenden girişe kadar açık bütün ışıklar, sokak kapısı, sonra köpekler...


Bata çıka yollarda
Çamur çamur
Gri bulutlarında göğün
Gözlerinde yeşil yeşil
Köpekler mi
Köpekler mi
Köpekler mi dedin?

Kimse gelmedi eve. Hiç kimse. Ben uyurken, bilincim, tarihim ve coğrafyam uyurken biri kalktı gidişinin yolunun ışıklarını açarak ve kapıyı sadece örterek çıktı evden. (ki bilirsiniz kapama ile örtme arasında büyük fark vardır. Takip edeceksin der biri)

Köpekler havlamadı ona.

O olasılığı hep tanıyorlardı.
Ölü bir bulutun ayırdığı iki dünya; GORAJUN çıktı.

Gayet yakışıklı 160 sayfalık bir senfoni. Nefisli çizgilerde :iconcinar: :iconmahmudasrar: , ayriyeten geri orkestrada yaylı taramalarda :iconkoraykuranel:, kimi renkli tuşlarda :iconmemed: ve hatta pinuplı vurmalılarda :iconmuratbasol: :iconbutones: :iconzeynepozatalay: :iconchrissamnee: :iconmarciotakara: :iconkusta: :iconf-e:

resmi sitesi:
www.gorajun.com

internet satış için;
www.dr.com.tr/products/0000000…

www.rob389.com/gorajun-hakan-t…
* Geçen hafta hastalandım. Yetişkin hayatımın çoğunu iki özellikle tarif edebilirdim halbuki. Bir; rüya görmem, iki; hastalanmam. Ama hastalandım işte.  Ciğer söken öksürük nöbetlerine titreme ve yanma halleri eşlik etti.  Salı  akşamüstü titreme ve yanmalar arasında bir aydınlanma yaşadım. Herşeyin iyi olacağına dair hiçbir mantıksal temele sahip olmayan biliş hali. Çok dert edindiğim bir sorunun kendi kendine çözülen bir arapsaçı düğümmüşcesine yokoluşu. Masallardaki gibi sonsuza dek mutluluk. Daha önce hiç başıma gelmemiş bir his. Ateş tavan yaptı herhalde. Ya da şamanların o gelecekten haber veren kendinden geçiş halleri gibi bir şey. Kabul etmek lazım ki büyük ihtimalle beynin kısa devre yapıp aç kapa yaptığı bir zaman aralığındaki tanrısal Windows arayüzeyine bakakaldım bir müddet.  Her halükarda bu anlamsız, mesnetsiz, saçma sapan hisse iman etmeye karar verdim. Herşey çözülecek ve herşey çok güzel olacak. Neden diye sormayın, biliyorum!


* Cumartesi Çapa grubu olarak bir adres aldık. www.gorajun.com Neden? Çünkü paramız çok, nereye sokacağımızı bilemiyoruz çok afedersiniz.  Peki ne yapacağız orada? Ben, çizgiroman sevmeyen her iki kişiden birine promosyon tencere vermeyi sonra da kapağını göstermeyi önerdim, Yıldıray insanların tıksırıncaya dek içmelerini sağlayacak bir beyin yıkama yazılımı yayınlayalım dedi, Mahmud hayatın gerçekten de iki şeyden ibaret olduğuna dair evrimsel kanıtları açık eden vikileaks tadında bir site yapmamızı önerdi. Bir ara hepimiz internetin gerçek amacı olan porno dağıtımı konusunda anlaşır gibi olduk. Fakat sonra...

Sonrası az sonra...